Homo Ludens: Maalie Oyun Oynamak

17 Ocak 2020 0 Yazar: admin

Sartre “oyun insanın ilk sanatıdır” diyor; aslında kastettiği sadece çocuğun yetişkinlik provası yaptığı sonu gelmez oyunlar değil, aynı zamanda insanlık tarihinin de oyunla başladığını, uygarlık dediğimiz nanenin temelde oyun üzerine kurulduğunu da söylüyor. Dünyaya ve doğaya dair hiçbir bilgisi olmayan ilk insan evladı, etrafındaki her şeyi anlamlandırmak için, önce kendi çapında hikayeler uyduruyor, sonra kendi yazdığı bu hikayenin bizzat oyuncusu oluyor, böylece oyun yaşamı da kültürü de oluşturmaya başlıyor. Hazreti Shakespeare’in de isabetle belirttiği gibi, giderek ‘bütün dünya bir sahne’ye dönüşüyor.

Çoğumuz oyunun çocukluğa ait bir şey olduğunu düşünüyoruz, oysa Johan Huizinga, insanın düşünen, konuşan, gülen bir hayvan olmasından önce ‘oynayan bir varlık’ olduğunu iddia ediyor başyapıtı Homo Ludens‘te. Ona göre oyun, (tıpkı düzen gibi, medeniyet gibi, savaş gibi, şirket gibi, artık aklınıza hayatla ilgili ne gelirse) belli kurallar dahilinde gerçekleşen, cezbedici, insana kazanma ya da kaybetme duygusunu yaşatan, ciddi, akıl, duygu ve yetenek şeytan üçgenini harekete geçiren, ancak hepsinden önemlisi özgürleştirici bir eylem. Bu düşünceyi Nash matematiğe, Berne psikolojiye uygulayarak şaşırtıcı bilimsel sonuçlar da elde etmiş; öyle ki hayatımızın, iş yaşamımızın, ikili ilişkilerimizin bütünüyle bir oyun alanı olduğunu bile öne sürmüşlerdi.

Bu sefer yazıya ağır bir giriş yaptım farkındayım, amacım elbette ne kadar entelektüel olduğumu göstermek değil, içimizdeki çocuğu keşfetme dev klişesine hiç girecek değilim; niyetim bizi biz yapan oyunlara başka bir açıdan bakabilmeyi, oyunun hoşça zaman geçirmenin yanında neredeyse insani bir ihtiyaç olduğunu görebilmeyi sağlamak. Unutmayalım ki, şu hayatta herkesin oynamaktan zevk aldığı bir oyun vardır, yoksa da o insan zaten yaşayan bir ölüden farksızdır; feri sönmüştür, tiridi çıkmıştır, canlı bir cenazedir, sözün özü geberiktir.

Benim çocukluğum sokakta geçti, sabah kendimi dışarıya atar, babam eve gelinceye kadar da sokakta fink atardım, öğle yemeğini de çokluk bir dilim salçalı ekmekle hallederdim. Artık ne oyunlar? Sokak olağanüstü yaratıcı bir oyun alanıydı bizler için; kendi hikayemizi kurduğumuz, zamanı ve mekanı dilediğimiz gibi oluşturduğumuz, kurallarını kendimizin koyduğu, bütünüyle özgür bir yeni dünya… Çocuklar artık sokağa çıkamıyor, zaten çıkacakları bir sokak da yok, sokaklar tamamıyla işgal altında; tek şansları suni parklar, o parklarda onlara sunulan hazır, plastik, tek tornadan çıkmış oyuncaklar. Yetişkinlerse giderek oyundan uzaklaştı; pek çoğumuzun dünyası akıllı telefondan ibaret, hatta ünlü filozof Okan Bayülgen gibi, çocuklarıyla oyun oynamaktan keyif alan babaların yavşak olduğunu düşünenler bile var. Allah onlara akıl fikir versin, beni bağlamaz.

Fart fart konuştum, aklımdan büyük lakırtı ettim biliyorum, çağımızda kimsenin öğreti dinleyecek hali yok, herkesin felsefesi kendine. Zaten benim de derdim bu değil, bu yazıda sizler için, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, maaile, ev ortamında hep beraber oynayabileceğiniz bazı oyunları derledim. Tabii ki yüzlerce oyun arasından bir seçki yapmak kolay olmadı, seçimimi çok bilinen oyunlar yerine, bazıları unutulmaya yüz tutmuş, bazıları da yeni nesil, az bilinen kutu oyunlarıyla sınırlandırdım, diğer oyunları da başka yazılara bıraktım. Umarım işinize yarar.

Domino: Basit ama etkili, gerçek bir klasik; üç yaşından başlayarak ölüm döşeğine kadar oynanabilecek şahane bir oyun. Ben çocukken kahvelerde oynanırdı, büyük ihtimal kumar da dönerdi, bilemiyorum, uzun zamandır görmüyorum oynandığını. Domino 28 taşla oynanır, iki kişi için idealdir, ancak 3-4 kişiyle de oynanabilir; amaç enlemesine bir çizgiyle ikiye bölünmüş ve üstü tıpkı zarda olduğu gibi sıfırdan altıya kadar işaretlenmiş yassı taşların, aynı sayılar ucuca gelecek şekilde dizilmesidir, elindeki taşları ilk tüketen oyunu kazanır. Dominonun bir başka güzelliği, yanınızda rahatlıkla taşınabilmesi, tatilde, seyahatte, misafirlikte, hastalıkta sağlıkta size eşlik edebilmesidir; yalnız dikkat özellikle çocuklu hallerde taşların kaybolma riski epey fazla.

Blokus: Öğrenmesi kolay, uygulaması basit ancak oynaması eser miktar zeka gerektiren bir strateji oyunu. 90’lı yıllarda Tetris çılgınlığı vardı, yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır; cep telefonlarının yaygın olmadığı, elde tutulan bir ekranla yeni yeni müşerref olduğumuz o dönemde, evde tek bir Tetris olması büyük faciaydı, ne paylaşma krizleri, ne kavgalar, ne boşanmalar, hatırlamak bile istemiyorum. Blokus da, tıpkı tetrisin çeşitli biçimlerdeki blokları gibi, her oyuncuya verilen 21’er parçayla oynanıyor; kendi bloklarını sadece köşeleri birbirine temas edecek şekilde bir tablanın üstüne yerleştiriyorsun, bu sırada diğer oyuncuların da eli armut toplamıyor elbette, hem kendi parçalarını yerleştiriyor hem de senin yolunu kapatıyor. Artık yerleştirecek parça kalmadığında oyun bitiyor, elinde en az blok kalan da zafere ulaşıyor. Gayet zevkli ancak bütün strateji oyunlarında olduğu gibi karşılıklı uyuz etme prensibine dayandığı için gerginlik riski yüksek, şimdiden uyarayım.

Dixit: Görsel ve sözel yaratıcılığı harekete geçiren, Fransız icadı bir güzellik; ben kendisiyle yeni tanıştım, hastası oldum, sabahlara kadar oynanacak türden. Altı kişiye kadar oynanabiliyor; her oyuncuya üzerinde son derece güzel illüstrasyonlar olan altı kart dağıtılıyor, herkes sırayla anlatıcı oluyor; anlatıcı elindeki kartlardan biriyle ilgili bir cümle kuruyor, diğer oyuncular da elindeki bu cümleye en uygun kartı seçiyor, seçilen kartlar ortaya açılıyor ve herkes anlatıcının kartını tahmin etmeye çalışıyor. Öğrenmesi de oynaması da kolay, yine de 7 aş altı için pek uygun değil. Yetişkinlere şiddetle tavsiye edilir.

Cluedo: Polisiye meraklıları için vazgeçilmez bir klasik; 1940’ların sonunda İngiltere’de tasarlanmış, cinayeti kimin, nerde ve hangi aletle işlediğini çözmeye dayalı bir oyun. Altı kişiye kadar oynanabiliyor, çocuklar için ideal bir seçenek. Yine de oynarken fazla havaya girmemenizi tavsiye ederim; zira rüyalara girme gibi bir risk de taşıyor, özellikle küçük yaşta çocuklar kendilerini Sherlock Holmes sanabiliyorlar, sonra ben ne ara Dr. Watson oldum demeyin.

Kızma Birader: Devri hiçbir zaman geçmeyecek, her yaştan çocuğa hitap eden, gösterişsiz ama eğlenceli, adeta aileden biri, tombalanın kardeşi, çocuklu ailelerin yoldaşı. Kendi taşlarını zorlu bir yoldan geçirerek ve diğer oyuncuların taşları kırmasından kaçırarak, bir kaleye toplama prensibine dayalı, kadim bir platform oyunu. Sinir katsayısını arttırdığı için ‘kızma’ denmiş, zira insan oynarken ister istemez kızıyor, mızıklayan çok oluyor, kavga çıkma olasılığı her zaman yüksek, özellikle minikler için “yenmek de var yenilmek de” cümlesini bir kenarda hazır tutun.

Karnelerin alındığı ve çocukların uzun süre evde olacağı şu günlerde, evde etkinlik arayanlar için yararı olması dileğiyle. Herkese iyi eğlenceler.