Netflix’in Askerleriyiz

16 Aralık 2019 0 Yazar: admin

Efendim, malumunuz, günümüzde Netflix izlemek AB grubu insanı olmanın bir gereği; izlemeyeni dövüyorlar, paçavra ediyorlar, insandan saymıyorlar. Artık sohbetlerimizin büyük bir bölümünü diziler işgal ediyor; seyretmediğimiz bir dizi bize ortamdan dışlanma duygusu veriyor, kendimizi eksik hissediyoruz; bir an önce üç sezonu devirip açığı kapatma telaşına kapılıyoruz. İnsanlarla ilgili şakalarımızı dizi karakterleri, hayatla ilgili düşüncelerimizi dizi konuları üzerinden oluşturuyoruz. Maazallah biri falanca diziyi seyrettin mi diye sorduğunda apışıp kalma hali en büyük korkumuz. Diziler giderek bizi biz yapıyor, düş gücümüzü şekillendiriyor, dilimizi inşa ediyor; eskiden Türkan Şoray kuralları vardı, şimdi Netflix kaideleri hakim.

Yazıya sert bir antre yaptım, farkındayım, beş sezon Peaky Blinders seyrettikten sonra başka ne bekliyordunuz. Tabii ki ben de sadık bir ev kuşu olarak hazreti Netflix’in müridiyim; üç günde altı sezon dizi bitirmişliğim var. Yine de hiçbirinize tavsiye etmem, zira rehabilitasyon süreci epey sıkıntılı oluyor, kendime gelmem dört sezon sürdü. Diziyi bir ihtiyaç, dahası bir bağımlılık haline getirmemek lazım, o tuzağa kolayca yuvarlanmak işten bile değil çünkü. Boşuna dememiş atalarımız ‘her şeyin fazlası zarar’ diye, dizinin fazlası hayattan kopuş, sanal bir dünyaya hapsoluş; aşırı Netflix “öldüren bir eğlence”.

Bir kere dizi dediğimiz nane, gerçek sanattan farklı. Sanat bize gerçekliğin görmediğimiz, göremediğimiz, belki de görmekten kaçındığımız kısmını aralıyor; gerçekliği bütün boyutlarıyla anlamamızı, algılamamızı, fark etmemizi sağlıyor, Çetin Altan’ın deyişiyle “gerçekten de gerçek”. Oysa diziler bizatihi başka bir gerçeklik yaratıyor; bu yeni gerçekliğin yaşadığımız gerçeklikle bir bağı yok demiyorum, ancak bu sanal gerçeklik son tahlilde bir illüzyon, giderek yaşamın yerini alıyor. Bir süre sonra bakmışsınız kendisi asıl gerçekliğe dönüşmüş; artık hayat hayali bir hakikat, dünya bir yanılsama alanı, birey bir göz bağcı oluvermiş, Baudrillard’a selam olsun! Ne de olsa, sanal dünya her şey bomboş, dikkat etmek lazım.

Netflix’in içerikleri her ülkede farklı, neden? Kapitalizm işini şansa bırakmaz da ondan. Hangi ülkede neyin tutacağına, neyin daha fazla seyredileceğine, neyin iş yapıp neyin yapmayacağına karar veren bir merkez var belli ki. Tersinden okuyacak olursak, popüler olanı biz izleyiciler değil, malı bize sunanlar belirliyor; dolaşıma giren her şey “büyük abilerin” kararı. Sadece izlediğimiz değil, giydiğimiz, yediğimiz, tükettiğimiz, konuştuğumuz, en fenası düşündüğümüz her şey bir tasarım. Diziler de bu tasarım araçlarından yalnızca bir tanesi; nar tanesi nur tanesi yuttuğumuz haplardan sadece bir tanesi…

Amma kafa ütüledin diyorsunuz, haklısınız. Diziler sonuçta eğlenceli, izlemek hepimize keyif veriyor, Müge Anlı’dan da, Esra Erol’dan da evladır. İvana Sert’e girmiyorum bile. Ancak teorik olarak hepsi de aynı bokun soyu. Öyle baktığınızda Çukur’un Bad Blood’dan ne farkı var allah aşkına. Osmanlı dizilerini gerçek kabul edip kılıç kuşananlar, mafya dizilerinde ölen karakterler için cenaze namazı kılanlar var bu memlekette. Tabii ki izleyelim, ama farkındalığı elden bırakmadan, gerçekliğe eleştirel bir gözle bakmayı ihmal etmeden. Güzel konuştum kabul edin.

Hepinize iyi seyirler.

*Televizyon: Öldüren Eğlence, Neil Postman, Ayrıntı Yayınları